BİR NO’LU DAİRE

1nd-250x180

”Keşke hiç yaşanmasaydı…”
Buhran denizinin kıyısına her geldiğinde, çökmüş avurtlarından çenene doğru sızan gözyaşlarını kırçıl sakalların engellerdi. O an ki ister gece olsun ister gündüz, gözlerini semaya diker, tanıdık yıldızları yahut bulutları arardın. Bir defa olsun hıçkırmazdın ağlarken. İçinden haykırır, sesin içinde yankılanır, içinde vaveylalar kopardı ama hiç sızdırmazdın dudaklarından. Gözlerin oyuğuna çekilmiş iki siyah sakit taş. Hareketsizdi. Belki de ilk defa derman yoklamıyordu zayıf dizlerini. Parmaklarının arasından sıyrılıp düşerken sigaran, hissetmedin bile.. Hissedemezdin de. Beyninin en ince kıvrımlarında çağlayanlar şahikalar koparırken, duyduğun tek şey, Sevgilinin dudaklarından çıkan iki kelime… “!… !… Bizden…”

Yeni komşularının bir no’lu daire’ye taşınacağını kapıcının oğlu söylemişti haftalar evvelinden. İstihbari bilgiler sadece bu kadar değildi tabii ki. “Yalnız bir adamcağızmış… Başında iki tane çocuk. Biri 8 aylık, diğeri 2 yaşında… Karısı evi terk etmiş… Adam da iş aleminde bir türlü dikiş tutturamamış… Belki de karısının evi terk edişinin yegâne sebebi buymuş… Belli bir işi olmadığından ne iş olursa çalışır geçinirmiş. Aslında düzenli çalışmasına engel olan kalp hastalığıymış. Sık sık kalbi tutar aman vermezmiş…”. Bu kadar çok şeyi nereden bildiğini sorunca, gencin kasılarak “Biz biliriz heri…” deyişinden rahatsız olmuştu. “Elin ahvalini bu kadar bilen, bizimkini ne kadar bilir?” diye söylene söylene yürüdü.

 

Elindeki gazeteyi masanın üzerine bıraktı. O da yalnızdı. Kendine yeter üç-beş kuruş getiren bir işi olması bile, yetmiş iki milletin yaşadığı bu koca şehirde büyük nimetti. Üstelik ay sonunda maaşının cüzi de olsa bir miktarını gelecek için ayırmıyor da değildi hani. Yetmiş iki milletin yaşadığı bu şehir… Her sabah evden çıkarken gününün hayırlı geçmesi için dua ederdi kendince. Sokakta günün erken vaktinde kalkıp işe yetişme telaşında olan insanların yüz hatlarından halet-i ruhiyelerini keşfetmek gibi ilginç bir meleke edinmişti. Her sabah asık suratları görmeye alışmış, sorardı kendine. Sorardı da kendini de ayrı görmezdi, göremezdi onlardan. “Neden nankör Adem soyunun ağızlarında limon ekşiliği, gülmeyen suratlarında bu karamsarlık figanı. Belli ki tatmin değiller aldıkları nefesten, kalp atışlarını dinleyip ‘şükür yaşıyorum’ demekten”.

 

Kalp atışları… Yeni taşınacak komşuları kalp hastasıydı demek…

 

Aradan iki gün geçti. Yeni komşusu, eski bir kamyonetin romorkünde mobilyalarıyla beraber çaldı apartmanın kapısını. O, camdan seyrediyordu, sıcak kahvesini yudumlarken. Zayıfça, ince uzun boylu, yüzünde temiz ince sakalıyla orta yaşına henüz gelmemiş, hatta gayet genç sayılabilecek bir adam kamyonetin kapısından indi. Eşyaları kaldırıma indirirken bir taraftan da gözleri mahalleyi kolaçan ediyor, belki de yardım etme nezaketinde bulunacak mahalleliyi buyur ediyordu, fazla hissettirmek istemeden. O, sıcak kahvesinden bir yudum daha aldı. “Yorgun olmasam belki” diye geçirdi içinden. “Öyle ya canım akşama kadar şu evrak senin bu evrak benim koşuşturup duruyorum. Bunca yorgunluğun ardından bir de ev taşı. Olacak şey mi? Hele evi taşısın da bir hoşgeldin deriz olur biter…” Bütün bunları düşünürken içinde yaşadığı yozlaşmış şehrin sabah 8:30, akşam 5:30 vardiyalı mankutlaşmış et yığınlarından biri olduğunun farkına bile varmadı. Aslında yeni komşunun öyle kayda değer miktarda eşyası da yoktu. “Çocuklarını henüz getirmemiş. Belli ki evi taşıdıktan sonra getirecek” diye geçirdi içinden. Öyle de oldu. Sıcak kahvesi biterken yenisini almak için mutfağa yöneldi.

 

Şehir semalarına gece bütün füsunuyla çökünce, balkona çıkıp yere bir minder atar, uzanır ve o eksikliğine dayanamadığı kahvesini yudumlarken ince bir tevazu ile tefekküre dalardı. Beğenmediği huyları vardı. İçinde önüne bir türlü set çekemediği bencilliği ve hoşgörüsüzlüğe varan tahammülsüzüğü. Bunun idrakindeydi de dur diyemezdi nefsine daim. Gökyüzünü severdi de yinede onun için dağlar, benliğindeki hürriyet duygusunun yegâne sembolüydü. Her yaz tatilinde kaçarcasına memleketine gider, Erciyes’in en görkemli zirvelerini, evinin terasından seyrederken, ne annesinin yemeğe çağırdığını ne de mahallenin yaramazlarının çığlıklarını duyardı. Onun için Erciyes, cesametin ta kendisi, özgürlüğünse diğer adıydı. Benliğine iyiden iyiye kök salmış bencilliği Erciyes’in zirvelerini çoktan aşmıştı da haberi henüz yoktu…

 

Aradan haftalar geçmiş olmasına rağmen, halen yeni taşınan komşuya bir “Hoşgeldin” ziyaretine gidememişti. Duyduğu kadarıyla kimsenin de ziyaret nezaketinde bulunacak isteği yoktu. Aslında rahatsız olmamışta değildi onun bir alt katında oturuyor olmasından. Gece demez gündüz demez çocukların zır zır ağlaması, bazen babalarının hiddetlenip onlara bağırması, çoğu zaman çekilir gibi değildi. Kendisini ise birkaç kez apartman merdiveninde görmüş, gayri ihtiyari selam vermek zorunda kalmıştı. Anlaşılan gayet züğürt olmalıydı ki köhne bir bodrumda, ışık girmez loş, küf kokulu odalarda oturmaya katlanıyor, her gördüğünde elinde ekmekten başka lokmaya rastlamıyordu. Mahalle pazarına çıktığı da görülmüş değildi, kapıcının karısına sorarsanız. Ah şu kapıcı milleti ! Herbir şeyleri hemencecik öğrenirler…
Gün yorgunuydu sanki mevsimler ötesinden. Epeydir tatil yapmamış olması, gırtlağına bağladığı kravatı kadar boğuyordu onu. Artık daha bir çekemez, daha bir çekilmez olmuştu iş yerinde. Hatta gücendirmeyi bırakın, sesini yükseltmeye dahi kıyamadığı arkadaşlarına haykırırcasına bağırmıştı önceki gün. Yorgun adımlarla merdiveni çıkıp dairesine doğru ilerledi. Kapıyı açıp elindeki gazeteleri ve alış-veriş paketini masanın üzerine koydu. Kanepeye henüz uzanmıştı ki bir no’lu daire’den gelen çocuk hıçkırıklarının, “babacım” çığlıklarının, ağlamalarının beyninde yankılanmasıyla çileden çıktı. Ağzından nadir çıkan küfürlerden birkaç tane savurdu oraya buraya. “Bir gün rahat yok mu yahu? Akşama kadar çalış, yorul… Eve gel. Sessizlik huzur ararken yok efendim anasız iki tane bebenin zırıltılarını dinle, fitil ol. Yok, yok efendim bu kadar da olmaz. Bende bu dairenin kirasını veriyorum, kimseleri rahatsız ediyor muyum? Kim olursa olsun başkalarını rahatsız etmeye hakkı yoktur. Şimdi kalkıp gideceksin, odasını başına geçireceksin… bir güzel benzeteceksin… Yok yok… Bunun gibileri bahanesi hazırdır. -Ne yapayım çocuk işte… Laftan anlamıyor beyefendi… Sus desem de susmuyorlar? Kusura bakmayın… Affedersiniz… Bir daha olmaz… Falan da… Filan da…” Bütün gece çocukların feryatlarını, hıçkırıklarını, ağlamalarını dinledi durdu. Kapılarını çalıp ahval sormak yerine lanetler yağdırdı bir üst kattan bir no’lu daire üzerine. Sabah çıkarken seslerin kesildiğini fark ederek, gece verdiği sıkıntıdan dolayı bir no’lu daireye söylendi durdu. Akşam geldiğinde ise çıt ses olmayışı hemen dikkatini çekti. Önce garipsedi, sonra sevindi. “Şükür yahu. Bugün hiç ses yok. Belki de henüz programa başlamadı afacanlar… Yok canım… Bir terkedilmişlik havası var. Anlarız bakalım… Demek ki oda anladı. Bu bebeler herkesi rahatsız ediyor. Şu üst katta oturan zavallı yalnız adama bir ton cefa veriyor. En iyisi ben bunları alayım ve… başka bir yere… mesela memleketime gideyim dedi ve gitti. Evet evet gitti… Yani gerçekten kızdım söylendim ama anlayışlı adammış vesselam… Yarabbim sen bu kulunu seviyorsun” derken kendisi naralar atıp apartmanın sükûnunu bozuyordu. Takip eden günlerde de bir no’lu daireden hiç bir ses gelmiyor, hayat yine onlar gelmeden önceki sükûnetine kavuşmuş, devam ediyordu…

 

Her zaman ki tekdüze hayatı devam ederken yalnızlığın kendisine kader olduğunun düşüncesine iyice kapılmıştı. Etrafında şahsi menfaat güden yüzlerce insandan oluşan bir arkadaş kafilesi vardı ama neye yarar. Zaten kendisine gerçek manada dost olarak benimsediği kimse de yoktu. Onlar sadece sabah ağız alışkanlığı “merhaba”lara, akşamda eve dönerken “iyi akşamlar” palavralarına figüranlık yapan birer “selam kazıkları”ydılar. Kendisi söylerdi bu “selam kazığı” deyimini, kendisi yakıştırmıştı. Hata yapmak ise kendisine has değildi sorarsanız. Aptal insanlar hata yapardı. O ise her şeyleri kendi akıl terazisinde tartar, sonra aksiyona geçerdi. Acaba gerçekte de böyle miydi?
Apartmandaki yeni komşusunun sesi sedası kesilmişti ya, keyfi hepten yerine gelmişti. Ama bu keyfi de fazla sürmedi. Gerçi sesi sedası kalmamıştı komşunun ama bu seferde giderken evde açıkta yiyecek ne bıraktılarsa –hangi parayla ne aldılarsa- bütün apartman boşluğunu yine kendi deyimiyle “köpek ölüsü gibi” kokutmuştu. bir no’lu dairenin kapı aralığından sızan bu keskin, kesif ve bir o kadar necis kokudan öncelikle o rahatsız olmuştu. Ama aşağıya inip yoklamak veya bir çilingir çağırıp kapıyı açtırarak, kokuya sebep olan nesneyi ortadan kaldırmakla uğraşmakta işine gelmiyordu. Nasıl olsa sabah evden erken ayrılıyor, akşamda geç geliyordu. Sonra yaz günüydü. Sabaha kadar pencereler açık halde yatabilirdi. Böylece kokudan rahatsız olmayacaktı.

 

Kapı zili ardarda çalındı. Yine mahallenin yaramazları oynuyor diye düşündüyse de açmak için kapıya yöneldi. Kapı ardında başta yönetici olmak üzere kapıcı dahil apartman sakinlerinin hemen hepsi mevcuttu. “Ne o. Yoklama mı var?” diye takıldı. Yönetici, gayet ciddi bir tavırla, bir çilingir çağırdığını ve bir no’lu daireyi açtıracağını söyledi. Onun da diğer komşuları gibi müşahit olmasını istiyordu vakıaya. Hatta devamında da vurdumduymazlığı için söylemediğini bırakmadı, bir no’lu dairenin bir no’lu komşusuna.

 

Topluca bir no’lu daireye yöneldiler. Çilingir kalfası yüzünde ekşi bir ifadeyle maharetini gösterdi ve kilidi açtı. Herkes merak içinde çilingirin tuttuğu kapı koluna bakıyor, ardında görecekleri manzaranın ne olacağını tahmin etmeye çalışıyorlardı o aristokrat burunlarını tutarak. Kapıyı ittirerek açtı çilingir kalfası. Belli ki ardına bir şey dayanmış yahut sıkıştırılmıştı. İtmeye devam etti ve… Akabinde bütün suratlara tokat gibi vuran sadece o necis koku değil yerde yatan gencin ve iki yavrusunun çürümeye yüz tutmuş cesetleriydi de. Yerde yüz üstü yatmış -belki de kapıyı açmak için- uzun boylu, kalp hastası genç ve biri babasını sırtından kucaklamış, diğeri -henüz süt kokan- emekleyerek ancak babasının dizlerine kadar gelmiş ve yorulmuş olacak ki babasını kucaklamaya derman bulamamış yumucuk elleriyle iki yavru… iki cennet yolcusu… Vakıa basitti, kalbi dayanamamıştı delikanlının, son sektesine kurban gitmişti acı dolu baba yüreği…

 

Donup kaldılar. Yüzlerinde lanetlenmiş firavun ifadesi… Sonra nedendir savruluverdiler her bir yana, kaçışıverdiler. Burunlarını tuttular. Hatta midelerine sığdıramadılar komşusu açken yediklerini, her bir yana pervasızca kustular ve yine o lanet tiksintiye boğuldular. Genç baba ise yerde boylu boyunca kim bilir Azrail’le kaç saat cebelleşti. Kim bilir kaç saat yavrularıyla ecel arasında gitti geldi. Belki de medet umdu seslendi de kimsecikler duymadı feryatlarını. Ki o feryatları duyacak olan paslı kulaklar değil billur kalplerdi, bilemedi.

 

Sen yığıldın yere. Ne burnunu tuttun ne de hayvani şehvetle doyurduğun mideni ters yüz ettin etrafa. Sen yaralıydın. Sen yaralanmıştın, içinde kalan son insanlık kırıntısının ta orta yerinden. Sen, o an yerin yarılmasına yahut ölümün seni kucaklamasına muhtaçtın. Kalbi sekteyen gence yapacak en son ikram bir yudum suyu, kuruyan dudaklarından esirgemekle kalmadın, iki nazlım yavrunun hıçkırıklarını, hasta kalpleri bırak taş gibi yürekleri parçalayan çığlıklarını duymazlıktan geldin. Bununla da kalmadın küfürler savurdun gıyabından pervasızca. Hâlbuki o, bir no’lu dairedeyken sen, onun bir numaralı komşusuydun. Sen yığıldın yere… Sen yaralıydın…

 

Aradan 12 sene geçmiş olmasına rağmen, olay günü şahidi olduğu manzaranın fotoğrafını sakladığı dimağı, gönlündeki nedamet prangalarına hergün bir halka daha eklemekteydi. Şimdi evliydi ve iki nazlım yavrusu vardı, tıpkı oniki sene önceki malum merhum komşusu gibi. Ev de ise keyifli bir iftar telaşı dolaşıyordu akşam üzeri. Kızına bir kasede uzattığı yemeği bitişik dairedeki yoksul komşusuna götürmesini söyledi “Hadi kızım sevaptır”. Küçük kız kaseyi alırken “ Biliyorum baba” dedi. “Komşusu aç iken kendisi tok yatan bizden değildir demişti Sevgili değil mi?”. “Evet” dedi kızının başını okşarken yanaklarından süzülen nedamet gözyaşlarıyla. “Evet yavrum evet. Bizden değildir demişti”…

 

”Keşke hiç yaşanmasaydı…”

 

Demirlibahçe / ANKARA-1995

Share This