OMAR ÇAVUŞ’UN KIZI

ock

Kan ter içinde uyandı kabusundan. Göğüs kafesi ciğerlerine dar geliyordu. Üzerinden rüzgar geçiyormuşçasına ürperdi sonra. Sıçradı ve tek harekette yerinden kalktı. Terliklerini giymeye gerek duymadan hızla odadan çıktı. Kapı kenarındaki ibrikten su çarptı yüzüne biraz. Gece ne kadar karanlık farkında bile değildi. Dizleri fazla dayanamadı, çöküverdi olduğu yere. Kan kızılı dudaklarından ince bir inilti sızdı geceye.” Kıyacaklar Tahiiiiiir…”
***
Ömer Çavuş kapı kenarındaki bakır ibrikten aldı abdestini. Çakır gözleri vardı Ömer Çavuş’un, Yunan’ın İzmir’den denize döküldüğünün canlı şahidi çakır gözleri. Devlet unutmamıştı o çakır gözlerin hakkını. Ormancı süvarisi yapmıştı Ömer Çavuşu ve onu bozkırın orta yerine –memleketine- göndermişti. Namazını kılıp sofraya oturdu Ömer Çavuş. Aklına büyük kızını henüz nişanladığı Tahir ağa geldi. Mert civandı Tahir ağa. Hem bileği bükülmez, hem namusundan sual olunmazdı. Düşündükçe keyiflendi hepten. Şu düğün işi keşke harman sonuna kalmasaydı. Hayırlı işi tez nihayetlendirmek gerekti, bilirdi. Hanımına seslendi.

 

-Fadik! Tahir ağa nişanlı görmeye gelecek ya, fazla kalmasın, köyde söz olur. Azaplara da söyle ben gidince savsaklamasınlar işlerini, akşam Seyfi’den sorarım.

 

-Olur ağam.

 

Seyfi, eve dair işlerden de sorumlu kahya sayılırdı azaplar içinde. Ona güvenirdi Ömer Çavuş. Kulağına sağda solda kafa çekip menfaat işleri kovaladığına dair söylentiler gelmişti defalarca ama ehemmiyet vermezdi serkeşliğine Seyfi’nin. Seyfi onun yirmi yıllık azabıydı ne de olsa, dile kolay…

 

Güzel Türkmen kızı Döne, gece gördüğü kabusun esaretinden kısmen kurtulmuştu. İşçilerin azıklarını hazırlayıp Seyfi kâhyaya verdi. Annesinden ise Tahir ağa onu görmeye geldiğinde Tahir ağayla çok durmamasına dair tembihler aldı. Laf söz olurdu ve bu, koca Yunan’ın İzmir’den denize döküldüğüne çakır gözleriyle şahit olan Ömer Çavuş’a, kızına ve ailesine hiç yakışmazdı.

 

-Olur ana, çok durmam.

***

 

Ali ağa Çayşıhın’ın 33 pare köyünün tanıdığı ve saydığı, babasının ilk mektebi bitirmiş hesaptan kitaptan anlayan tek oğluydu, has esnaftı. Sabah erkenden dükkânını açıp at arabasına basma, pazen, kırık leblebi, keçi boynuzu, ayna, tarak ve daha ne bulduysa yükledi. En küçük kardeşi Abdullah ile birkaç gün köyleri gezecek ve bazen para bazen de mal karşılığında arabadaki malları becayiş edip ticaret yapacaklardı. Yükleme işi bitmek üzereydi ki atından inip dükkanına yaklaşan Tahir ağayı gördü.

 

– Selamünaleyküm Ali ağa, iyice basman vardır senin, birkaç endaze versen. Bir de boncuk isterim, nazar boncuğu.

 

– Aleykümselam Tahir ağa, otur az. Abdullah çay getir misafirime. Sen çayını içe dur ben hazırlayayım.

 

Basmanın iyicesi nişanlıya giderdi Çayşıhın’da. Tahir ağanın Ömer Çavuş’un kızına nişanlandığını bilmeyen yoktu. Herkesin bildiği bir şey daha varsa o da çakır gözlü Ömer Çavuş’un kızının dillere destan edebi ve güzelliği idi.
Tahir ağa hazırlanan paketi alıp atıyla hızla uzaklaştı.
***


Tahir ağa ile Döne evin ardındaki bahçede buluştular.

 

– Harman sonrasına az kaldı, düğünü de yaptık mıydı…

 

– Tahir ağam, kötü bir düş gördüm, içim daralıyor…

 

– Hayra yor Döne, hayra yor.

 

– Ağam kıyacaklar bize…

 

– Tövbe de. Kim kıyar, nasıl cesaret eder, herkes bilir senin…

 

– Su ağam sus. Ne bileyim, içim… Neyse hadi ağam sen git gayrı. Babam dediydi ki… Laf olur diye yani…

 

– Olur Döne olur, ama sen içini ferah tut. Ne kaldı ki şurada harmana ve sonrasına…

 

Tahir ağa cebinden çıkardığı çerçevesi gümüşten yonca desenli nazar boncuğunu, elleri arasında savunmasız bir güvercin edasıyla telaşsız ve tedirgin titreyen Döne’nin avucuna bıraktı.

 

-Al şunu ve üzerinden eksik etme. Kem gözlerden ırak, Allah’a emanet ol.

 

Döne, aldığı bu çerçevesi gümüşten yonca desenli mavi boncuğunu kaderi bildi.
***

 

Ali ağa, Kemal köyüne bakan düzlüğe henüz gelmişti ki at arabasının sağ tekerinin yerinden gürültüyle çıktı ve araba yan yattı. Katırlar huzursuz kişnemelerle tepindiler. Bu kadar yüklememek lazımdı arabayı. Lazımdı ama işi işten geçmişti ve hasar büyüktü. Kardeşiyle ne kadar omuz verseler de düzeltemediler arabayı.

 

– Olmaz Abdullah, bırak. Köyün meydanına gidelim, birkaç adam alıp gelelim. Vakit akşama yakındır, acele etmek lazım.

 

– Tamam abi, öyle diyorsan.

 

Köy meydanına doğru giderken orman süvarisi çakır gözlü Ömer Çavuş yollarına çıktı.

 

– Ooo Ali ağa, selametle. Hayırdır böyle?

 

Ali ağa olanları anlattı ve bu sözü ve gölgesi büyük adamdan yardım istedi.

 

– Olur Ali ağa hallederiz. Ama bu akşam bırakmam. Azaplara söylerim arabayla ilgilenirler. Akşam misafirimsin.
– Sağol Ömer Çavuş. Allah razı olsun.
Beraber Ömer Çavuş’un evine doğru yöneldiler. Ömer Çavuş azaplara gerekeni yapmaları için talimat verdi. Kapı önündeki pınardan yüzlerini yıkayıp odaya geçtiler. Ömer Çavuş sofra kurulmasını, yatıya kıymetli misafirlerinin olduğunu söyledi hanımına. Sofra hazırlanırken odada koyu bir muhabbet vardı İkinci Cihan Harbi ve Almanların savaş makineleri üzerine…
Bir ara kapı aralığından Döne’nin cemali görüldü. Ali ağa Döne’nin ay parçası güzel yüzünü bir anlık gördü sadece. Dimağı dağılır gibi oldu Ali ağanın, Türkmen kızının güzelliğinden bir an. Otuzüç pare köyün tüm ahalisini bilirdi Ali ağa. Ama böylesi masum ve edebiyle dingin güzel ne otuzüç pare köyde vardı ne kırk sekiz ay askerliğini yaptığı Akdeniz vilayetlerinde ve ne de mal almak için seyahat ettiği memleketlerde. Topladı kendini hemen, titredi bir. Muhabbetin neresinde olduğunu şaştı ve dahası gözleri, dinlermiş gibi yaptığı Ömer Çavuşu bile artık puslu görüyordu.
Yemekler yendi ve yün yataklar serildi odaya. Seyfi Kahya, arabayı tamir ettiklerini ve yola hazır olduğunu söyledi.
Köy yerinde erken yatılır. Herkes erken yattı. Ali ağa uyuyamıyordu…

 

 

Sabah arabaya katırları koştular. Ali ağa gösterdiği alaka sebebiyle Ömer Çavuş’a şükranlarını sundu. Köyden çıktıktan sonra Ali ağa, Abdullah’ı malları satması için yukarı dağ köylerine gönderdi ve siparişleri sahiplerine ulaştırması ve asla veresiye vermemesi konusunda sıkı sıkı tembihledi.
– Abi sen gelmeyecek misin?
– İşim var biraz Abdullah, soranlara selamımı söyle. İşim biterse sizi Kemal boğazında karşılarım. Hadi selametle…
Ali ağa atına yol verdi ve soluğu Çayşıhın’da aldı. Doğru Kır Veli’nin kahvesine geldi.
– Veli, dinle bir yol, yarına misafirim olacak. Yassıdan sonra masayı donat. Meze, rakı, mahsul bol olsun.
– Hayır mı ağam? Yeni memur mu geldi nahiyeye? Arzuhalci katiple mi yoksa…
– Yok yok, bir ahbabımı ağırlayacağım… Tanır bilirsin, Kemal’den Ömer Çavuşun kahyası Seyfi.
– Olur ağam, yassıdan sonra.

 

Ali ağa, Kır Veli’nin oğluyla Seyfi kahyaya haber saldı. Yassıdan sonra atına atlasın Kır Veli’nin kahvesine gelsin diye. Her akşamcı bilir Kır Veli’nin kahvesinde yassıdan sonra ne dümen olduğunu. Haberi alınca Seyfi’nin gözleri parladı. Oğlanın eline birkaç delikli para kıstırdı.
– Gelecekmiş de ağama…
***

 

Mezesi, rakısı, rokasıyla muhkem sofrayı görünce gevşedi iyice Seyfi. Ali ağa gibi ticaretiyle itibarlı bir beyle aynı masada içmek ne şeref! Hatta bu masada demlenmeyen nahiye erkânı mı kalmıştı. Terfi almış memur gibi kabardı koltukları.

 

Kadehler ardı ardına devrilirken konu sadede geldi.

 

– Seyfi Kahya senden bir ricam olacak.
– Ağam ne demek, emir telakki ederim.
– Sağol Seyficiğim, berhudar ol. Derdim büyük kardeşim. Kara sevda Seyfi, kara sevda…
– Aman ağam, sana varmayacak kız mı var Çayşıhın’da. İtin olur hepsi. Gel de gelir topu, sana kim gelmez? Hatta bilirim, varlıklısın, bekarsın ve pekte rahat durmazsın da, duyarım…
– Yahu Seyficiğim bu öyle değil bak. Kara sevda diyorum kardeşim. Ben şeye yanığım Seyfi… Ömer Çavuş’un kızına, Döne’ye.
Seyfi kahyanın elinden kadeh düştü ve kırılıp dağıldı. Parmakları titredi, eli titredi, vücudu titredi ve sesi titredi.
– Aman ağam, ne dersin. Döne bacımı Tahir ağama kesmişlerdir. Tövbe de ağam. Dost başından ırak…
– Yahu bilmez miyim, biliyorum ama… Karasevda diyorum Seyfi, anlamaz mısın?
– Eyvallah ta ağam. Eee yani… Nasıl olur ki? Sana yar etmezler, olmaz bilesin.
– Bilirim, bilirim de yanarım. Yanarım yanarım da senden yardım isterim, Seyficiğim, aziz kardeşim.
– Aman gözünü seveyim ağam, ayağının turabı olayım, beni karıştırma. Ben duymadım, bilmedim…
– Dur hemen Seyficiğim, anlayıver az, dermanım senin elinden.
– Buyur da ağam ne bileyim. Elimden ne gelir bu olmaz halde.
– Onu diyeceğim kardeşim. Hani geçen nüfus memurları köye geldilerdi ya…
– Eee…
– Hani tasvir (fotoğraf) ne çektilerdi hüviyet için.
– Evet ağam…
– Bak bana kardeşim. Döne’nin bir tasvirini yürütüp bana getireceksin. Bu garip adam tasvirine bakıp avunacak özledikçe Döne’sini. Çok mu şey istiyorum Seyfi kardeşim? Tut kızı kaçır demiyorum ki…
– Aman ağam ben nasıl alırım, nasıl yaparım… elimden gelir mi? Hem buralarda tasvir demek namus demek. Adamı keserler duyulursa, aman ağam.
– Seyficiğim, canım kardeşim…
– Aman ağam ne diyeyim elimden gelmez ki, gelse…
– Gelir Seyficiğim gelir. Azaplar içinde bir sana icazet var, bir sen girersin Ömer Çavuş’un evine. Gir bir yol odaya. Al sandıktan Döne’nin tasvirini bana getir. Bu işi yapsan yapsan sen yaparsın. Bak eğer bu dediğimi yaparsan sana tam 150 lira. Ananın ak sütü gibi helaldir be kardeşim. Ha bir yol resmi getiriver, sana her hafta aha böyle bir sofra benden helaldir.
Titremesi geçti Seyfi Kahya’nın. Fotoğraf, Ömer Çavuş, Tahir ağa, Döne, 150 lira ve rakı masası döndü sırayla gözünün önünde. Yüzünün ifadesi metalik bir mimikle anlamsızlaştı sonra.
– 200 lira…200 liradan aşağı olmaz.
– Kardeşim benim, çek bir yudum daha yarasın gözüm.
Gaz lambası ışığında keyifli keyifli gülen Ali ağanın dişleri parlıyordu.

 

 

Ertesi gün ayıldıktan sonra Seyfi Kahya’nın ilk işi Ali ağanın dediğini yapmak oldu. Yüklükten Döne’nin fotoğrafını çalıp tabakasının arasına koydu. Bir işi bahane edip Çayşıhın’a geldi ve Ali ağaya fotoğrafı verdi. 200 lirayı cebine koyarken Ali ağa seslendi.
– Seyfi kardeşim. Azizim, yassıdan sonra Kır Veli’nin kahvesinde… Bekletme ha!

 

***

 

Aradan bir birkaç hafta geçti. Ali ağa, Ömer Çavuş’a haber saldı onu görmeye geleceğini. Cuma vaktinden sonra onu evinde ziyaret edeceğini Kır Veli’nin oğlu ile iletti. Atını tımarlattı. Damat tıraşı oldu, şehirden aldığı naylon gömleği ve has kumaştan ceketini, süvari işi külot pantolonu giydi. Körüklü çizmesini cilaladı. Atına atlayıp Döne’nin köyüne doğru yol aldı. Ömer Çavuş onu avluda karşıladı.
Odaya geçtiler. Havadan sudan konuştular bir süre. Ama Ali ağanın buralara Ömer Çavuş’la havadan sudan konuşmaya gelmediği belliydi. Sadede geldi Ali ağa.

 

– Ömer Çavuş, bak lafı uzatmayacağım.
– Söyle Ali ağa.
– Mevzu hassastır biraz. Kızın Döne hakkında konuşmaya geldim.
Ömer Çavuş’un Yunan’ın denize döküldüğünün canlı şahidi mavi gözlerinde, beyninin kıvrımlarında, dişlerinin arasında şimşekler çaktı. Günyüzü, güneş yüzü görmedik, Tahir ağaya sözü kesilmiş namus abidesi olan kızı hakkında bu nahiyeli ticaret adamının mevzu edebileceği ne olabilirdi ki?
– “Konuş bakalım Ali ağa”, dedi sıktığı dişleri arasından.
– Bilirim, kızını Tahir ağaya kesmişindir. Ama bilesin ki Döne ile aramızda gün yüzüne çıkmadık bir muhabbet vardır. Yani demem o ki…
Ömer Çavuş’un beyni dağıldı sanki, gözleri karadı. Dişleri kilitlendi, tüyleri diken diken oldu, tepesinden sıcak sular boşaldı velhasıl insanlıktan çıktı o saniyede.
– Sus tövbe de Ali ağa. Bak misafirimsin diye densiz laflar etme! Bak dinlemem misafir falan paralarım. Bakmam gençliğine kıyarım sana. Tövbe de… Tövbe de!
Pişkin ve peşin satan tüccar edasıyla konuşuyordu Ali ağa.
– Dinle sözümü bitireyim Ömer Çavuş. Biz aylar var ki yanığız birbirimize. Gönlümüz var karşılıklı dedim ya. Hatta bak dur sana ıspat edeyim…
Ceketinin cebinden Seyfi kahyanın yüklükten çaldığı Döne’nin fotoğrafını çıkardı. Ali Ağa’ya uzattı.
– Bak işte ıspatı, Döne bana tasvirini bile verdi.

 

Ömer Çavuş’u kafir Yunan yıkamamıştı Ege’de. Top mermisi bendini yıkamamıştı Sakarya’da. Mavzer delememişti yüreğini Ödemiş’te. Süngü yırtamamıştı esbabını Söke’de. Şimdi iki kelam söz ve bir kare resim kafir Yunan’ın öcünü alır gibi kahrediyordu onu.

 

Dondu kaldı.

 

– Ben şimdi gidiyorum Ömer Çavuş. Cevabını bekleyeceğim.

 

Ali ağa Seyfi kahyanın getirdiği atına atlayıp Çayşıhın’a doğru yöneldi. Ömer Çavuş orada kaç vakit dondu kaldı haberi yoktu.
Kınından çıkmış Zülfikar kadar keskin ve yalçın bir tonda sesi duyuldu sonra.

 

-DÖNEEEE!!!
***

 

Bir hazan ikindisi güneşi vururken Kemal köyü boğazına, yediği dayaktan haftalar sonra ayağa zor kalkıp yürüyebilen Döne, elinde bir ufak bohça ile Abdullah’ın refakatinde köyden çıkarken görüldü. Ali ağa Çayşıhın’da karşıladı onları. Düğünsüz gelin oldu Döne. Seyfi’nin akıbetini duyan olmadı ama Kızıl İniş deresine giderken gördüler en son Ömer Çavuş’la beraber. Tahir ağa epey bir vakit Çayşıhın’a uğramadı, sonra Başkente gitti, yerleşti ve bir daha dönmedi. Ömer Çavuş bindokuzyüzaltmışsekiz yılında ölene kadar hiç konuşmadı. Yunan’ın nasıl denize döküldüğünü bile anlatmadı bir daha… Belki anlatmıştır bilmem. Ben babaannemin yalancısıyım.

 

Babaannemle beraber geçirdiğimiz vakitlerde uzun cümlelerle konuşmazdık genelde. O elinden bırakmadığı tespihiyle tespihatta bulunur ve başımı okşar, bana hep hayır dualar ederdi. Ölümünden sonra babaannemin tespihi bana yadigâr kaldı. Her ihtiyarın tespihinin imamesi püskül, taş, ağaç, sedef veya hurma çekirdeğindendi de babaannemin, ölürken dahi elinden bırakmayıp göğsüne sıkıca bastırdığı sabır tespihinin imamesi gümüş çerçeveli yonca desenli mavi bir nazar boncuğundandı.
Ruhun şad olsun, çakır gözlü Türkmen beyi Omar* Çavuş’un kızı…

 

ÇORUM/2006

*: Ömer adının Orta Anadolu halk ağzından başka bir ifadesi.

Share This