Bir Bardak Çay Buğusunda Dostu Beklemek

cay

Dinlediğim her masalda ya da okuduğum her hayat hali romanlarda, evin küçük çocuğunun bir haminnesi olurdu. O haminne, romanda olayı anlatan şahsa münhasır bir ifade tarzıyla ya cadı şahsiyetine bürünür ya da adı gibi hami bir ihtiyar anneanne oluverirdi.

Sabîliğin verdiği safi hevesle romandaki çocuğa öykünüp aslında olmayan haminnemin kokusunu ciğerlerimin en ücra köşelerine kadar doldururken, haminnemin anlattığı masalları yahut nasihatleri dinlerdim. Benim haminnem yoktu. Aslında haminneye tekabül eden babaannemi 3 yaşındayken kaybetmiştim, anneannemle de böyle bir hasbıhalle nasiplenememiştim. Her ikisini de şimdi rahmetle anıyorum.
Yine benzer evsafta okuduğum bir romanda evin haminnesi yine evin en küçük çocuğu Kamran’a -her nedense yaşandığı zamanı hiç belli olmayan o- evvel zamanlı kalbur samanlı bir anlatıyordu. Masalın esas kahramanları yine masalda yaşadıkları ya da yaşayacakları olayları gâh Kaf dağının ardından devler diyarından getirdikleri misk-ü amber kokulu adı akla gelmez otlardan mürekkep iksirlerle, gâh cücelerinin leyleklerin sırtlarında seyahat-i âlem ettikleri vadilerin yamaçlarındaki kaynaklarından sızan mâyilerden damıttıkları âb-ı hayatla yoğurup bir hâl ettikleri efsunlarla tersyüz ederlermiş. Farz-ı muhal, diyar-ı Şam’ın “Hörgüçlü” namıyla anılan Kamburlu Hasan’ı, padişahın kızına dünür giderken endamını değiştirip sultana latif görünmek için benzer evsafta bir mâyi kullanmıştır. Bu ta ki nikâha kadar tesirini muhafaza etmiştir. Ötesini merak eden okusun…

 

Eğer efsun yapmak ve hayatınızdaki vakaları gönlünüzce bir hâl etmek istiyorsanız, bu arzunuz için en tesirli füsun nebatının adını açıklayacağım. Bu sırra her kişi vâkıf değildir. İşte açıklıyorum “Çay”. İnanmayan inansın ki tecrübeyle sabittir.
Saat gece yarısını henüz geçiyordu ve gözlerimde uykunun adı yoktu. Hep bu saatlerde, tüm şehrin uyuduğu, sadece benim gibi tefekkürün gözlerine uykuyu haram ettiği zevat, yine en öz, en masum, en dingin ve en halis arzularıyla dosta efsunî kapı açar ve buyur ederler. Bu kapı kiminin elinde kalemdir ve yazılır, çizilir sayfa sayfa, kiminin paletindeki boyanın fırçayla sevişmesidir kiminin ise kadehinde şarap ve efkârıdır. Misaller çoğaltılabilir.


Saat gece yarısını henüz geçiyordu ve gözlerimde uykunun adı yoktu. Dosta füsundan bir kapı açmanın en kesif demiydi. Yatağımdan doğrulup terliklerimi usulca giydim. Mutfağın kısmen loş ışık veren küçük lambasını yaktım. Dostu, pençesi en kuvvetli füsun ile mekânından süzüp bir bardak çay ikramında muhabbete davet etmek için efsun yapmanın zamanı gelmişti. Bu iş kimya ilminin en fazla ihtimam gerektiren simya hadiselerinden biridir.

 

Önce duru bir kavanozda çok vakittir beklettiğim suyu çaydanlığa koydum. Evet evet, suyu çokça vakit billur bir kasede bekletmek gerektir. Beklemeli ki o açlıkla saldırmalı çayın yüreğine ve o nebatın ruhunu özüne yine o azimle sindirmelidir. Sonra kâfi miktarda çayı demliğe koydum…
Su kaynamıştı. Epeydir çayın ruhuyla hemhâl arzusuyla yanan suyu alevde hararetlendirip ekleyiverdim demliğe. Eğer o anda yayılan rayihanın mest etmediği bir varsa aranızda, bana selam vermesin.

 

Pencereden tüm şehri seyrettim bir süre. Yeryüzündeki bacaların gökyüzündeki yıldızlarla cilveleştiği şu mistik anda, sessizliğin tınısı önce duvarlara çarpıyor sonra sokaklara akıyor oradan da semaya doğru açılmış sabilerin elleri gibi rahmet dileyen titreyişlerle şehrin üzerinde hareleniyordu. Beyaz masam, iki armudi endamlı bardak, ateş üzerinde çığlık çığlığa çay ve penceremdeki manzara şahittir ki, bekleyiş fiilinin rayihasının en özde hissedildiği şu anda dostun gelmesi, ateşte çıldıran suyun akışından ve feveranından daha büyük bir fırtınayı yüreğimin hemen üzerinde kopartıverirdi ve benliğim, bu fırtınanın anaforunda kendinden ve kendindekinden bihaber savruluverirdi bilinmezliğe, eminim.

 

Kulağımda kaynayan suyun çığlığı yeniden yankılandı. Çay demdeydi. İnce belli endamıyla şımarık iki bardağı köşeli beyaz masaya koydum. Demlikten hararetle tane tane sıçrayan bu füsunlu mayi henüz bardağa değmişti ki şehrin en kutsal yerinden yükselen bacanın arşı hizasındaki yıldız kayıverdi pencereme…

 

Ankara / 2002

Share This