Ben Seni Ellerinden Tanırım

mrnsen benim gözlerimden anlarsın, kaçamam gözbebeğim

ben seni ellerinden tanırım, tutamam el bebeğim

 

Gözlerinin semâda tanıdık yıldızları yâhut bulutları aradığı vakitlerde (ki o vakitler karşı konamayan firkatin vuslatı hasretleştiren, aralara mesafeleri sırnaştırdığı vakitlerdir), kendini uzağa tâ uzaklara atmak (özünde ‘uzaklar’ da yaralıdır adından… ve uzaklar her yaralının mekanıdır özünde), bir varoluş içinde yok olmak gibi kendinden utangaç ve (tam/tüm olamamanın verdiği eksikliğin kabulüne ermek ve o fakr içinde bütünle yakpâre olma arzusunun varolmaya denk olduğu – ve belki de firkatin sancısını bastırabilmek için – bilinci ile boyun eğmek ), ürkek ihtiyaçların boğukluğunun gölgesinde tarifsiz kalırdın (‘ürkek (ya tırsık demek istiyorum aslında ama Andrej argo yakışmıyor sana dedi idi)’tir çünkü belki en ulvi noktada cesaretle vücut bulacakken yoksulluğa yeniktir ve bu hâl, pusulası kırık martılar gibi konduruverir adamı tenha bir sokağın dönemecine ). Sen, yakası ve ensesi avuçlanarak toplanmış edâsıyla savurulurken (telaffuzu kaderle yeknesak), gâh yer ile yeksan gâh gök ile muteber kılınırdın (zannımca bu derdin temsilcisi Nesimî’ye denktir muharrir). Bırakıldığında ise yine o tarifsizliğin ortasında yetim kalırdın. Parmaklarının sarardığı ve kesif zifir koktuğu vakitler (O vakitler öyledir, adam mı kadehten içer kadeh mi ömürden biçer farkedilmez) de dinlediğin ve dinlemekten de yine kesif zifir dumanı kadar keyif almak istediğin segâh makamındaki (aslında sırf segâh değil hîcaz ve uşşak da aynı aksi vurdurur beynine. Aslında bu hal bir nevi evrimidir serkeşliğin) her inleyişin ardından iç geçirmelerin, sanki gün doğmaya yakın vakitler içinden kalkan bir cenazenin ardından ağlayan, ağıtlar yakan, kopan ve kopartan bir babanın feverânına dönüşürdü (Muharrir, yalnızlığına karşı hissiyatının derecesini kısmen dünyevi tasvirlerle izaha gayretlenmiştir). Ve sen (muharrir) donardın. Acırdın, acına acırdın, dinmezdin… sen yine yaralıydın… yine yaralıydın…

Gözyaşı (=özyaşı) kutsaldır (ki çeşm’inden gönlüne sızarda damlasına riya karıştırmaz. Belki de bu, insan benliğinin halet-i safiyesinin kimliğidir). Sırf bu yüzden saklanması gerekirdi, bilirdin. Yoksa “erkek adam ağlamaz” mantığı değildi, özyaşını gün yüzünden kaçırmanın (yüze gülerken, yüze bakarken, yüz de konuşurken özyaşı sızar ve sızacağı noktayı bilir. Gariptir ki o anlarda “Sen beni gözlerimden anlarsın, kaçamam…” mantığıyla da aşina eder adamı apansız).
Gözyaşı (=sözyaşı) zaaftır. Sırf bu yüzden kırılmadıkça bileğin akıtmazdı gözlerin avurtlarından (Muharririn en iyi öğrendiği iki şey varsa bunlardan biri firkatin ardından yazılan en uzun şiirin bile bir soluk kadar kısa kalacağıdır. Diğeri de ne kırılan kolun ne de gönlün tamirinde hiçbir kıymeti harbiyesi bulunmayan acıya serzeniş olan sözyaşıdır). Erkek adam ağlamaz mantığı kırılan bilek acısından azâde (istemesekte öyle).

Rüzgar, yıldızları teşvikten uzak olsa da bulutlara hükmetmeye kadirdir. Şimdi başında usul esen her rüzgarın kendi gök kubbende şekillendirdiği buluta anlam yüklemeye gayret etmiyorsan, sebepsiz değil. Sen, nice anaforun dinginliğini yakaladığın bozkırın orta yerinde, söğüt gölgesindeki iğde kokuşlu füsunlu hayallerin, dimağında çizdiği o, benliğinde yok olmak istediğin varoluşun farkını yaşamak kaydıyla yeniden vücuda geldin. Ki bu sefer bu rüzgar saçlarını tarasa da dimağını yormaktan uzak. Güneşin yoğurduğu rüzgar ılık esiyor. Gâh yanağında bûse, gâh ellerinde ürperiş edâsında.
Ses ver, de ki “İster, al güneşini istediğin bulutun ardına sakla. İster, tanımsız bulut ol, dilediğin gökyüzünde… Hatırlayasın ki tanırım ellerini, belki bir gün mendil salladığın aksak ortaanadolu ağırlamasında bileğinin salınışından, belki bir gün bozkırın orta yerinde pınara yudum yudum uzanışından, belki yalnız geçirdiğin bir ramazan iftarı çayı yudumlayıp bölmek için ekmeği kavrayışından ve de belki bir gün rahmet için, rıza için duaya açılışından… ben seni ellerinden tanırım”.

Çorum_10/12/04

Share This