Bir Sahneyi Anlamak

iskele

 

Yıllar önce seyrettiğim bir filmden bir manzara ( sahne, kare artık ne diyorlarsa uzmanlar). Bilenler hatırlayacaklardır. Gece vakti. Hava hafif rüzgârlı. Adam iskelenin tam kenarında duruyor, belli ki birazdan denize atlamak ve intihar etmek niyetinde. Tam vaktinde eli kulağında, ha şimdi atladı atlayacak. Yanına bir kadın yaklaşıyor (bu arada adamın yaşı ellilere varmamış ama kırktan da aşağı değil). Elindeki ince bir kadın zarafetiyle tuttuğu sigaraya işaretle “ ateşiniz var mı?” diyor. Adam bir lahza ayrılıyor içindeki manzaranın kadranından. Değişiyor dünyası ve penceresi (ki ben buna motivasyon çöküşü diyorum, her ne kadar filmde oynayan aktör bu havayı veremediyse de). Cebinden bir kibrit çıkarıyor ve uzatıyor bayana. (bak burada bayan yerine kadın demek lazım, çünkü kadın, bayan kelimesine kıyasla daha anaç ve feminen) . Kadın sigarasını yakıyor ve o veciz cümleyi adamın suratına çarpıyor. “madem elinizde ateşiniz var, neden karanlıkta duruyorsunuz?” ( kadın sahneyi terk eder, karanlıklara karışır). Adam az daha duraksama yaşarken elindeki kibrite bakıyor, denize bakıyor. Sonra terk ediyor iskeleyi.
O vakitler anladığım;
Bu sahneyi seyrettiğimde sanırım orta okul yaşlarındaydım. O yaşlarda sahne hakkındaki yorumum kısaca şuydu. Adam içinde bulunduğu durumdan çıkış bulamamış. Biri gelmiş ona “ hey dostum ateş içinde tam şuranda” gazını vermiş (gaz vermek argodur ve Andrej argoyu yazıda sevmez). Adam anında yahu ben ne yapıyorum demiş hatasını anlamış. Geri dönmüş ve kurtulmuş, işine gücüne bakmış vs.. (Koskoca yapıttan sadece hatırladığım tek sahne. Adam sonra ne yaptı, konu neydi, tema nereye gizlenmişti bilmiyorum, çünkü seyrettiğim yapıt yaşıma uygun değilmiş).
Bu vakitler anladığım;
(Tamam Andrej, burayı iyi ifade etmem gerekiyor. Üstteki tüm paragrafların içini dolduracak kısım burası. Ama beni kısıtlıyorsun. Argo kullanma, kelime üretme, uydurma. Ama adamı sen görmedin ki. Şimdi hatırlıyorum, adam zengindi beklide, hiç züğürt tavrı yoktu. Yani adamın duruşunda “adam olduğunu hissetme” mesnetine binaen kaygılar yatıyordu. Yönetmen kara bir geceyi kullanmıştı. Çünkü tüm manzaranın içine gömüldüğü ve dışarıdan adamı ve intihar mekânını ön plana çıkaracak fonu bu sağlıyordu. Yani düşünsene martılı ve takalı bir manzarada komik kaçardı değil mi? Sonra adam dik ve uzaklara bakıyordu. Arayışın duruşu budur. Ordasın biliyorum ve sana ihtiyacım var bakışı. Adam bitik olsa – tamam bu bitik kelimesine de alerjin var ama bitmişe göre hoş durdu- başını öne eğik tutardı. Tam atlayacaktı ki aslında atlamaya niyeti yoktu. Durum adamı itiyordu. Sonuçta atlasaydı ölecekti ama sahnede esas anlatılmak istenen adamın ölmesi değil yaşarken bitmesiydi, yani hayatının anlamını yitirmesiydi. Sonra kadın geldi. Kadın, adamın kendi kendine tekrarladığı cümleyi söyledi yüzüne karşı. Adam aslında bilinci ve varlığının yansımasını kadında gördü. Aslında ne olduğunu gördü ve yok olmaktan ya da filmin manzarası itibariyle ölmekten geri döndü. Ee Andrej, şimdi ben bunu tane tane anlatsam bayağılaşmaz mı? Sonra karşıma geçip yine iki defa demlenmiş sallama çay lezzetinde bakarsın birde. Sana yaranmak için kimyalı baharatlı cümleler kurmak lazım).
Koskoca bir ramazanda her iftarda içimden iki şey geçer. Bunlardan biri hayatımın son ondört senesindeki her ramazanın her iftar sofrasında ettiğim aynı dua ve diğeri tabaktan ziyade bardağa yakışan çorbanın, çayın ve zeytinin, içimdeki intihara teşebbüse meyilli adamı, hiçlik rıhtımdan uzaklaştıran çağrışımlarıdır.

Çorum-2013

Share This